Duygu Keçecioğlu

Bazen öyle birşey olur ki durup tüm geçmişinize bir göz atma ihtiyacı hissedersiniz…İşte tam da o zaman zihninizin dışınızda sizinle ilerleyen enteresan bir dostun farkına varırsınız. Bazen size eşlik etmiş ‘’peki, çok istiyorsan o tarafa doğru bir gidip bakalım’’ demiş, bazen de ‘’istediğin kadar uğraş dur, istikamet bu taraf’’ diye ‘’aksilik’’ etmiş. Ama öyle ya da böyle bir şekilde son sözü hep o söylemiş. Bunun biraz tedirgin edici olduğunu kabul ediyorum. Çünkü hemen hemen birçok bilgi kaynağı,  yaşamımızdaki tüm faktörleri kontrolümüz altında tutup yönetmemiz gerektiğini telkin ediyor. Benim kendi gerçeğimle tanışıp ‘’rahata ermem’’se içerideki  esrarengiz dosta tüm angaryayı yükleyip emekliliğimi(!!!) ilan ettiğim döneme denk geliyor.

Kariyer hikayemin ‘’yetti bu kurumsal yaşam, artık özgürlüğümü ilan ediyorum’’ denilerek başlanan cesaret ve ustalık dolu yaşamlar gibi olduğunu söyleyemem. Her zaman sevdiğim işleri yaptım ya da yaptığım işleri sevdim, bilemiyorum. Benim tüm derdim yaşadığım sağlık sorunlarının her geçen gün hem özel hem de iş yaşantımı sekteye uğratıyor olmasıydı. 18 yıl boyunca migrenle yaşadım, üzerine fibromiyalji ve  tiroid de eklendiğinde ben değil kariyer planları yapmak sabah yataktan kalkmakta bile güçlük çekiyordum. Okuduğum üniversitenin hastanesinde başlayan, Amerika’da yaşadığım dönemde oradaki tedavilerle devam eden ve İstanbul’daki tüm ilgili doktorların kapısını aşındırtan migrenimle ilgili hiçbir aşama kaydedemiyordum. Transformal Nefes ile ilgilenmemim tek sebebi de oksijenin beden sağlığındaki önemi  ile ilgili okuduğum bir makale ve ardından izlediğim bir televizyon programı idi. Ruhsal özgürleşme literatürü, mucizeler, çiçekler böcekler, melekler açıkçası hiç de ilgi alanıma girmiyordu. Tek derdim acaba bedenimin ihtiyacı olan şey oksijen olabilir miydi? İlk nefes seansım unutulmaz bir deneyimdi. Yaptığım şey sadece nefes almaktı ve anlamlandıramadığım bir duygudan diğer bir duyguya uçuşuyordum. Seans sonunda birşeyler olduğu kesindi ama ne olduğunu tanımlamamın imkanı yoktu. İçimde devam etmekle ilgili güçlü bir istek duydum. Çünkü diyafram denen kası kullandığımın ilk kez farkına varmıştım ve bunun bana fiziksel olarak iyi geleceğini biliyordum. Özel seanslar, grup seansları ve haftasonu seminerleri ile devam eden nefes serüvenimin 3. ayında migren ağrılarım farkedilir derecede azalmıştı ve 4. ayında artık migrenle yolarımızı ayırmış olduğumuz ortadaydı…Bedenimdeki fibromiyaljiden kaynaklanan yaygın ağrılar da geçiyordu. İnanılır gibi değildi ve daha da önemlisi tanımadığım dahası kontrol edemediğim-etmek de istemediğim birçok duygunun içinde kendimi hiç olmadığım kadar huzurlu ve güvende hissediyordum.

Steve Jobs’ın Stanford Üniversitesindeki meşhur konuşmasında dediği gibi ileriye bakarak noktaları birleştiremezsiniz. Bazen noktaların bir şekilde gelecekte birleşeceklerine şimdiden inanmanız gerekir. Ben de bunu yaptım ve nefesi yaşam şeklim haline getirip olanları izlemeye ve eşlik etmeye başladım.  Nefes beni sağlıklı, sakin, güvende ve barışık bir ruh haline nazikçe bırakmıştı. Kontrolü bir kenara bırakarak kendiliğinden gelen duygulara teslim oldum. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Bakışlarımı içime döndürdüğümde yazımın başında bahsettiğim esrarengiz dost ile tanıştım. İşin süprizi meğer buymuş… ‘’O’’nun aslında gerçek ben benim ise kötü bir dublor oyuncu olduğumu farkettim. Ne kadar gerçek bene yaklaşırsam o kadar işlerin kolaylaştığını o kadar güçlü ve güvende olduğumu gördüm.  Alıştığım şekilde değil de içeriden modellediğim şekilde davranmaya başladım. Sözlerimi, davranışlarımı incelemeye; gerçek bana uygun olanlarını tutup, ondan uzak olanları ayıklamaya başladım. Bu süreçte zorlandım, hırsımdan ağladım, acımasız ve çirkin olan yüzümle yüzleştim…Bitti mi? Hayır!!! Bitecek mi Hayır!!! Egom halen iş başında ve bana yaşamın zor ve mücadele gerektiren bir şey olduğuna inandırmaya çalışıyor. Ama en azından artık ben de onun farkındayım!

Kendime ve danışanlarıma sürekli şunu söylüyorum. Hiçbir yöntemde, hiçbir teknikte, hiçbir öğretide, hiçbir uzmanda sihirli değnek aramayın. Siz teksiniz ve özünüzde mükemmelsiniz. Sizin için en iyisiniz sadece siz bilirsiniz. Kimseye ihtiyacınız yok ve herşey yolunda!!! Eğer içerideki gürültüyü susturmayı başarırsanız en başarılı doktorun, terapistin, ustadın, mentorun, danışmanın içinizde olduğunu göreceksiniz. Birilerinin sizin adınıza yaşamınızı düzenlemesini beklemek yerine iç sesinizi duymanızı engelleyen sesleri engelleyin yeter. Dürüst ve cesur olun. Mükemmelliğinize güvenin ve enerjinizi aşağıya çeken şeylerin sadece alıştığımız ‘’gerçek’’ kavramından kaynaklandığını görmeye çalışın. Gerçek sandığımız şeylerin aslında bir ilizyondan ibaret olduğunu farketmek çok fazla zamanınızı almayacak. Burada bana çok yardımcı olan bir soruyu paylaşmak istiyorum. ‘’Haklı çıkmak mı istiyorsun, mutlu olmak mı?’’ Ne zaman hoşuma gitmeyen bir durumla karşılaşsam kendime bu soruyu soruyorum. Haklı çıkmak için onlarca gerekçe sayabiliyorken hiçbirisinin ama hiçbirisinin benim asıl hedefim olan mutlu ve sağlıklı olmaya hizmet etmediklerini görüyorum. O zaman bilinçli bir şekilde düşüncelerimi mutlu olmak için neler yapabilirime yönlendiriyorum ve bu noktada ben nefesimin gücünü kullanıyorum. Beni sorunu besleyen bakış açısından bir adım dışarı çıkartmakta birebir!!! Dışarıdan olaya baktığımdaysa artık herşey çok farklı. Artık eleştiri yok, olanı kabul ve neden yaşadığıma dair sorumluluk almak var. Size, haklı çıkanlar dünyasından çıkmanıza yardımcı olacak herşeyle işbirliği yapmanızı öneriyorum. Psikoloji, felsefe, holistik bir yaklaşım izleyen ve bilimin süzgecinden geçmiş yöntemler, sağlıklı beslenme alışanlıkları, bedeninize ve ruhunuza saygı duyan tüm kadim bilgiler, kitaplar, bloglar, pozitif dostlar, hatta üzerine çalışma ve analiz için negatif dostlar.  Sizi sizinle başbaşa kılacak, zihninizi yormadan, kirletmeden, bulandırmadan aydınlatacak birçok şey var. Size müdahale etmiyorsa, değiştirmeye çalışmıyorsa, bedeninize karşı fiziksel anlamda saygılı ve dikkatliyse denemeye değer. Zaten bir kere kafaya taktınız mı –güzel haber- emin olun o sizi buluyor. Stefano Elio D’ Anna’nın Tanrılar Okulu kitabı her zaman başucu kitabım olmuştur. Panomda asılı duran kitaptaki şu cümleyi son derece çarpıcı ve gerçek bulurum:

Bütünlük oluşun bir öz iyileştirme sürecidir. Bin yıllık inanışların tersine çevrilmesini; olumsuz duyguların ve yıkıcı düşüncelerin bir dönüşümünü, öz denetime ulaşmayı, yiyecekler, uyku ve nefes üstünde egemen olmayı gerektirir.

Bana gelince…Ben nefes yolculuğuma bu senenin başında kurduğum Stüdyo Prana’da devam ediyorum. Bir yandan yola devam ederken bir yandan aynı yolun yolcularına seyahat arkadaşlığı yapıyorum. Her bir bireyin ne kadar mükemmel ve varlığının gerekli olduğunu gözlemliyorum. Onlara onlardaki mükemmelliği göstermeye çalışıyorum. Bizi birbirimizle kendimize tanıtan düzene şaşırmakla geçiyor günlerim. Bir de iki lafımın biri nefes diğeri diyaframJ

Daha tutarlı, daha açık, daha cesur, daha net, daha bilgili Duygu’nun izlerini sürüyorum içimde. Yaşamımdakilerin kıymetini bilmeye çalışıyorum, yaşamımda olmayan bazı eski dostlarımın özlemini duyuyorum…Anlamaya, anladıklarımı anlatmaya çalışıyorum. Bazen feciiiiii şekilde tembellik yapıyorum. Zaman zaman zayıf hissediyorum. Zaman zaman çok istiyorum ama elde edemiyorum. Sonra, hayatla gereksiz mücadele etmemem gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Seçimlerimde emin olmak istediğim tek şey egomun oyununa gelip yaşadığım evrene ve insanlara zarar vermemek. Herşey mükemmel bir senaryonun parçası ve ben elimden geleni yapmanın kucağında sakinleşiyorum. Zaten bir süre sonra ters giden şeyin neden ters gittiğini de anlıyorum.

Eskiden seyahat etmeyi sevmezdim. Şimdi birçok seyahat planım var. Aldığım seslendirme eğitimi sertifikası ile birşeyler yapasım var, yazmak istiyorum ama sanırım onun daha zamanı var.

Ve tabi şu anda yapmaktan en fazla keyif aldığım iki şeye son sürrat devam edeceğim; yaşamımdakilerin nefeslerine dokunmak ve sonsuz düşler kurmak…D’Anna’nın dediği gibi ne de olsa ‘’Düş varolan en gerçek şeydir.’’

Düşleriniz ve nefesini her daim açık olsun…

Sevgilerimle

Duygu Keçecioğlu

Transformal Nefes Terapisti ve Eğitmeni

Dostuma …

Sevgili Dostum,

“Gücün bittiği yerde kader başlar” demiş bir usta.

Sen güçlüsün. Güçlü olmasan bilim gibi en çok sabırı isteyen bir sürecin içine atmazdın kendini. Ben senin kadar sabırlı ve güçlü değilim, çabuk sonuç istiyorum.

Diğer taraftan hayatın kendisi her ne iş yaparsan yap çoklukla pazarlamaya bağlanıyor. Ben İK mesleğimi, bir diğeri güzelliğini, sen ise bilimini beğeniye sunacak, satmaya çalışacaksın. Elindeki içeriği allayıp pullamak belki de asıl beceri şimdilerde. Senin işin bu tarafına odaklanman lazım biraz. Senin sadeliği, doğallığı sevdiğini biliyorum ve bu aşırı makyajlı dünyada belki de kendini çok bulamıyor, kendini kendini hissedemiyorsun ama bana göre yanılgı sen de değil, makyajda. Özgüvenin sarsılmasın.

Ben bir İK uzmanı olarak herkese “fark yaratın” diyorum. Ve seni örnek veriyorum. Bir bilim kadını, biz İstanbul’da keyfimizi seçip, önümüze gelene burun kıvırırken, yerleştiği dağ başında deneyler yapıp, ince detaylar arasından bambaşka idealist gerçeklikler yaratıyor. Sen bir kahramansın ve biliyorum ki, her kahramanın ara sıra da sigortaları atar. 😉

Hemen toparlan. Benim sana yüklediğim misyonun büyük, yola devam 😀

İpek

İstanbul Bilişim Kongresi Atölye Çalışması Sunumum

25-26 Kasım 2010 tarihlerinde Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleşen 2. İstanbul Bilişim Kongresi’nin ilk günü ben de İş Bulma ve Kariyer Yolculuğu konu başlığı ile bir atölye çalışması yaptım. Çoğunluklu gençlerin katıldığı çalışmanın süresinin biraz daha uzun olmasını isterdim doğrusu.

Yukarıda atölye çalışmasında kullandığım sunumum yer alıyor. Sunumun hazırlanmasında teknik ve tasarımsal olarak bana destek veren eşime de teşekkür ederim. Keşke ikinci sayfanın bir yıl önceki değil, güncel halini kullansaymış 😉

Mobbing – Ömer Faruk Özer

Sevgili Ömer Faruk Özer geçtiğimiz günlerde yayınladığım Bir Mobbing Vakası yazım sonrasında konu üzerine bir sunum hazırladığını yorum bölümünde iletmişti. Ben de kendisinden çalışmasını Kaynağım İnsan okurları ile de paylaşmasını rica etmiştim. Ömer Faruk Özer isteğimi geri çevirmedi sağolsun ve ben de sizlerle içeriği geniş ve son derece faydalı sunumu paylaşıyorum.

Ellerinize, aklınıza sağlık  😀

Merak, Çalışmak ve Fırsatlar

Merak bir insanı geliştiren, gelişmesine neden olan en önemli dürtü. Bu dürtünün varlığı çalışmak edimi ile birleşince de ortaya muhteşem işler çıkıyor. Bu muhteşem işler ise bir sonraki adımda ‘fırsat‘ faktörünü hayatımıza katıyor.

Uzmanlık alanlarında ‘dahi‘ sıfatına sahip insanların temelindeki bu üç girdinin eksikliğinde peki neler oluyor?

Merak olmadığında gelişme, çalışmak olmadığında ise üretim gerçekleşmiyor. Fırsat zaten ilk iki olmayınca asla karşınıza çıkamıyor çünkü bireyde fırsat algısını besleyecek altyapı oluşmuyor. Bunları neden yazdığımı bilemiyorum ‘merak‘ ettiniz mi ama ben yine de açıklayayım.

Son zamanlarda özellikle diyaloğa girdiğim gençlerde çok ortak bir eksikliğe şahit oluyorum: Meraksızlık.  Hatta ‘merak etsem ne farkeder, etmesem ne farkeder’ şeklinde bir boşvermişlik, bir kendini bırakmışlık. Bahsini ettiğim gençler için çalışmak bir zul. Hatta beceriksizler, zeki olmayanar çalışır, ‘hamallık’ (çalışmak oluyor) yapar şeklinde emeğe karşı bir tutum.

Karamsarlığa kapılmak istemiyorum ve kendi kendime soruyorum;yoksa nesil farkını yaşamaya başlamak böyle birşey mi? Ben gerçekten yaşlanıyor muyum?

Kendime sorduğum soruların cevabı her ne olursa olsun, teknoloji yaşam koşul ve standartlarını istediği kadar değiştirsin, kolaylaştırsın, nesilleri itibariyle ‘genç’ olarak adlandırılacak bireylerin hiç bir zaman unutmaması gereken bir sabit yaşam kuralı var:

Merak ve üstüne yoğun çalışma olmadan kimse ilerleme kaydedemez, fırsatları karşısına çıkartamaz.

IV. İstanbul Bilişim Kongresi’nde Görüşelim

IV. İstanbul Bilişim Kongresi  25-26 Kasım 2010 tarihlerinde Kadir Has Üniversitesi’nde düzenlenecek.

Bilişim Şehirleri  “Akıllı Yaşam ve Şehir Stratejileri” başlığı altında kamu, özel ve sivil toplum kuruluşlarının geniş katılımı ile gerçekleşemesi planlanan Kongrede birbirinden önemli konular üzerine toplam on beş panel ve toplam altı atölye çalışması yapılması öngörülmüş.

Bilişim Kongresi’nde beni heyecanlandıran ana konu ise altı atölye çalışması’ndan birini de benim yapacak olmam. Odaklanacağım konu elbette İnsan Kaynakları ile ilintili olarak ‘İş Bulma ve Kariyer Yolculugu”.

25 Kasım 2010 Perşembe günü saat 15:40-17:30 saatleri arasında Fener Sanonu’nda gerçekleşecek çalışmada Bilişim Kongresi’nin de özünden uzaklaşmadan özellikle bilişim sektörü profesyonelleri, öğrencileri ve meraklılarına hitap etmek amacındayım. Bilişim sektörünün doğasındaki hızlı gelişim ve değişime ayak uyduracak nitelikte insan kaynağına ulaşırken ne gibi zorluklar yaşadığımızı paylaşmamın da çalışmaya katılacaklarda vizyon oluşturabileceğini umuyorum. İlgilenenleri atölye çalışmasına beklerim. 🙂

Atölye çalışmasının bitimi ile ise koşa koşa jüri görevi üstlendiğim ‘Bilişim Yıldızları E-Dönüşüm Ödül Töreni’ne yetişeceğim. Doğrusu kimlerin dereceye girdiğini çok merak ediyorum.  😀

Harekete Geç! Hikayeni Gönder

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de meme kanseri görülme oranı çok yüksektir. Her 8 kadından birine meme kanseri tanısı konmaktadır. Erken teşhis ile iyileşme oranı %90’ ın üzerindedir.

Meme kanseri konusuna kadınların dikkatini çekerek erken tanı ve teşhis için yönlendirmek, tanı almış hastaları da tedavileri konusunda cesaretlendirmek amacıyla “Harekete Geç! Hikayeni Gönder” kampanyası geliştirilmiştir.

Europa Donna Türkiye’nin (Türkiye Meme Hastalıkları Koalisyon Derneği), T.C. Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı ve Türkiye Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu destekleri ve Novartis Onkoloji’ nin katkıları ile başlatmış olduğu “Harekete Geç! Hikayeni Gönder” kampanyası ile meme sağlığına ilişkin deneyimlerin paylaşılması yolu ile; yaşanmış hikayelerden yola çıkarak bu hastalığı yaşayanlara ve yakınlarına umut aşılamak ve toplumu meme kanseri hakkında bilinçlendirmek amaçlanmaktadır.

Kampanyaya başvuru www.hikayenigonder.com adresinden veya Europa Donna Türkiye posta adresine gönderim yolu ile yapılacaktır (Meme Hastalıkları Koalisyonu Derneği – Europa Donna Türkiye, Operatör Raif Bey Sok. 19 Mayıs Mahallesi No:26/3 Şişli-İstanbul). Son başvuru günü 31 Aralık 2010’dur.

Hikayeler, Gazeteci-Yazar Meral Tamer, Prof. Dr. Gökhan Demir (Florance Nightingale Gayrettepe Medikal Onkoloji), Prof. Dr. Nuran Beşe (İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi-Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı), Women’s Health Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deran Özer ve Europa Donna Türkiye Başkanı Violet Aroyo’ nun katılımı ile oluşmuş bir seçici kurul tarafından değerlendirilecektir. Dereceye giren hikayeler 01 Şubat 2011 tarihinde saat 18.00 itibariyle kampanya web sitesinden duyurulacaktır. Seçici kurul tarafından seçilen ilk 10 hikayenin yazarlarına Europa Donna tarafından çeşitli ödüller verilecektir. Birinci seçilecek hikayenin yazarı İstanbul’da Selda Alkor ve Violet Aroyo ile birlikte bir akşam yemeği yiyecektir. Birinci, ikinci ve üçüncü hikayelerin sahiplerine birer yürüyüş bandı hediye edilecek, takip eden yedi hikayenin sahibine ise Women’s Health Dergisi bir yıllık ücretsiz abonelik hediye edecektir. Kampanya detayları için www.hikayenigonder.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Europa Donna’nın mesajı: “Lütfen hikayenizi bizimle paylaşın, yaşadıklarınızla diğer yaşamlara umut olabilirsiniz. Sizin veya yakınlarınızın hikayesi, bir başka hikayenin mutlu sonla bitmesini sağlayabilir.”

Kampanya kapsamında 4 ilde uzmanlarca meme kontrolü, meme kanseri teşhisi/tedavisi hakkında halka açık ücretsiz bilgilendirme toplantıları yapılacaktır.

Halkımızın kampanyadan haberdar olması ve kampanyaya katılımın yüksek olması için sizin haber desteğiniz çok önemlidir. Katılım ve desteğinize teşekkür ediyoruz.

Europa Donna Türkiye

2010 Bitmiş Gibi, 2011’e Hazırlık

Sistemli çalışmayı seven şirketlerde bir sonraki yılın stratjik planları ve bütçesi sonbahar ayları itibariyle hazırlanmaya başlanır ve en geç Aralık ayı içinde de biter. Bu nedenle ben Aralık ayına ‘yok’ ay derim. Kimse, çok sıradışı bir durum olmadıkça yıl, boyunca tutturamadığı bütçesini Aralık’ta toparlayamaz. Çoğunluk iyi veya kötü bir yılı daha kapatmış olmak adına derin bir nefes alır ve sonraki senenin heyecanını, sorgulamalarını yaşamaya başlar.

Kaynağım İnsan olarak ben de Ekim ayı başından beri 2011 yılı planlarını yapmakla meşgulum.  Hatta planlarımı birinci yaşgünü yazımda da kısmen paylaşmıştım. Günler ilerledikçe aklımda netleşen yeni yılı yedi ana başlıkta ele alıyorum:

1. Danışmanlık – Mevcut danışmanlık proje ve hizmetlerinin devamı.

2. Eğitim – İK üzerine tablet eğitim vermek.

3. Blog gelişimi – Kaynağım İnsan’ın yeni versiyonunu devreye almak

4. Proje katılımları – Farklı projelerde ekip üyesi olarak yer almak

5. Üniversite etkinlikleri – Konuşma, workshop, eğitim katılımları

6. İtalyanca  – yarım kalan İtalyanca dil eğitimime devam etmek

7. Fırsatlar – şu an öngöremediğim gelişmeler

2011 yılı bütçesi ise gizli bilgi … 😉

Ya siz?

2011 yılı planlarınızı hazırlayıp, hedeflerinizi tespit ettiniz mi? Tespitlerinizi takvime oturttunuz mu? Başarı ölçüt ve aralıklarınızı belirlediniz mi?

Cevabınız “evet” ise ne ala, ama cevabınız “hayır” ise mottomuz şu:

“Serseri mayın olma, organize ol, hedeflerini cesurca koy”

😀

Mavi Yakada Koçluk

Yetenek Yönetiminde en fazla ön plana çıkan uygulamalardan birisi Koçluk.

Peki, Koçluk nedir?

Koçluk, yönetici konumundaki çalışanların seçilmiş astlarına iş performanslarını arttırmak ve olası yaşanan iş problemlerini çözmek amaçlı, teknik, yetkinliksel ve bireysel gelişim konularında destek vermesidir. Paylaşım karşılıklıdır. Süreçten tek yararlanan desteği alan da değildir, fayda çift yönlüdür.

Koçluk sistemi kurmak hiç de kolay bir iş değildir. Kadronuzda yetenekli, koçluk desteği alması çok faydalı olabilecek kabarık bir çalışan listesi varken, koçluk desteğini verecek nitelikte yönetici bulmakta sıklıkla zorlanabilirsiniz. Bu nedenle olası koç adaylarının süreç hakkında ciddi bir eğitimden geçirilmeleri şarttır.

Koçluk sistemi deyince genel olarak herkesin aklına beyaz yaka çalışanlar gelir. Ben ise şu anda mavi yaka için Koçluk sistemi kurmakla meşgulum. Ancak mavi yakadaki sistem kurgulamasını tetikleyen ihtiyaç çok farklı: iş bilgisinin paylaşılması, yayılması, gelişmesi.

Günümüzde mavi yaka kadrolarda ilköğretimden başlayarak üniversite mezunlarına kadar çok geniş bir yelpzede insan profili ile karşılaşıyoruz. Bu çeşitliliğin idaresinde ise karşımıza çıkan en büyük problem, üretim süreçlerine dair ürün ve makina bilgisinin kadro içinde yeterince paylaşılmaması, kritik teknik bilgilerin özenle saklanması. Sözkonusu ‘ketum’ tavrın üç ana nedeni olduğunu biliyoruz; birincisi pozisyon kaybetme korkusu, ikincisi iş arkadaşını sevmemek, üçüncüsü “bu alemin kralı benim” egosu. İstenildiği kadar tespit edilen olumsuzlukları gidermek üzere eğitimler verilsin, makina başına geçtiğinde işçinin kendisini yine hislerinin akışına bırakmakta olması, alttan adam yetişmesini yavaşlatmakta, adeta yolu tam anlamıyla tıkamakta.

İşte bu hayati problemi gidermek üzere beyaz yakaya kurgulamaya alıştığımız Koçluk sistemini mavi yakada Ödül sistemi ile de sübvanse ederek hayata geçirmek arifesindeyiz. Tümüyle şirket ihtiyaçları doğrultusunda geliştirdiğimiz içerik algoritmasının yazılıma aktarılması ise toplanan verinin iyi analiz edilmesini sağlayacak.

Bir İnsan Kaynakları Danışmanı olarak %100 şirket iç kaynaklarını kullanarak ve kurgulayarak yarattığımız Koçluk sistemi ve yazılımı beni gerçekten çok heyecanlandırıyor. İlerleyen zamanlarda uygulamaya dair paylaşımlarıma devam edeceğim.

😀