Expat Görevlendirmeler

Küresel bir ekonomide ve iş piyasasının içinde bulunuyoruz. Dünyamız artık tek bir pazar olarak kabul edilmekte. Bilgi, ticaret, nakit, hizmet, üretim küreselleşmiş durumda.

Küreselleşen bir diğer unsur da elbetteki işgücü piyasaları… Uluslararası görevlendirmeler gün geçtikçe önem kazanmakta ve sayıları gittikçe artmaktadır. Bu durumu tetikleyen en temel faktörlerden birisi hiç süphesiz dünya demografik yapısında yaşanan değişimler ve bunun beraberinde getirmiş olduğu beceri, yetkinlik ve yeterlilik eksikliği olarak göze çarpmaktadır. Şirketler, bu eksiklikleri ortadan kaldırabilmek için küresel işgücü politikalarını gözden geçirmekte, stratejilerini yeni ihtiyaçlara göre belirlemektedirler.

Uluslararası faaliyetleri bulunan şirketler, rekabet avantajı yaratabilmek için, nitelikli işgücünü sadece merkezlerinin kurulduğu ülkelerde değil, dünyanın farklı lokasyonlarından bulabilmekte ve istihdam etmektedirler. Artık, uzun süreli sürdürülebilir büyüme, doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanı, doğru işe yerleştirmekle başlamaktadır. Yurtdışına yapılan görevlendirmeler, küresel işgücü piyasasında ve giderek artan beceri ve yetenek kısıtlığında, daha da ön plana çıkmakta ve bunun doğal sonucu olarak, Uluslararası İnsan Kaynakları Yönetimi’nin önemi gün be gün artmaktadır.

Uluslararası görevlendirmelere konu olan çalışanlar “expat” olarak nitelendirilirler. Vatandaşı ya da yasal olarak oturma izni olan ülkeden geçici ya da daimi olarak başka bir ülkede görev yapan kişiler bu kapsamda değerlendirilmektedirler. Birleşmiş Milletler verilerine göre, 1960 yılında sayısı 63 milyon olan expat nüfusunun 2010 yılında 200 milyona yaklaşması bekleniyor. PWC’nin “Yetenek 2020” incelemesine göre de, geçtiğimiz on yılda %25 oranında büyüme gösteren uluslararası görevlendirmeler, önümüzdeki on yılda %50 oranında artış gösterecektir.

Yurtdışına yapılan expat görevlendirmeleri, hiç şüphesiz lokal bir çalışanın aynı işi üstlenmesinden daha maliyetli yaklaşımlardır. Geçtiğimiz dönem içerisinde, ağırlıklı olarak uzun süreli görevlendirmeler öne çıksa da, önümüzdeki on yılda daha farklı görev tipleri kullanılmaya başlanacaktır. Bunun başlıca nedeni, maliyetlerin etkin olarak yönetilmesi gereksinimidir. Şirket tepe yönetimlerinin, expat görevlendirmelerinin artan maliyetleri karşısında yeni arayış içerisinde olmaları, İnsan Kaynakları profesyonellerini de bu konu üzerinde düşünmeye itmektedir.

Yeni yaklaşıma göre, uzun süreli görevlendirmeler (3-5 yıl) artık yerini daha kısa süreli programlara (6ay – 1yıl), uzatılmış iş seyahatlerine, proje bazlı görevlendirmelere bırakmaktadır.

Expat Maliyetleri
Dediğimiz gibi, expat görevlendirmeleri maliyetli yaklaşımlardır. Çalışanların ücretleri üzerinde artı olarak gelen bazı unsurları kısaca sıralamamız gerekirse;
• Geçim standardı ikramiyesi: Expat olarak görev alacak olan çalışanın, elde ettiği gelir seviyesine göre, harcama seviyesinin belirlenmesi ve aynı seviyenin gidilen ülkede korunabilmesi amacıyla sunulan yıllık net tutar.
• Meşakkat ödeneği: Gidilen ülkenin içinde bulunduğu koşullar, gidilen bölgenin yaşam zorluğuna göre, yıllık baz ücretin belirli bir oranında verilen yıllık net tutar.
• Yabancı dil Eğitimi: Görev alınacak olan ülkenin, dilinin öğrenilmesi için çalışana sunulan eğitim bedelleri.
• Kira Yardımı
• Yıllık izinlerde kullanılmak üzere eve gidiş-dönüş uçak biletleri.
• Ev eşyalarının görev yapılacak ülkeye taşıma maliyeti
• Kur ayarlamaları: Yıllık bazda yapılacak kur kaybına yönelik iyileştirme maliyetleri.
• Expat çalışanlarının çocuklarının eğitim giderleri

Bu konu üzerine yönelecek olan İK profesyonellerine kesinlikle danışmanlık almalarını tavsiye ederim. Özellikle, expat görevlendirmelerinde maliyet optimizasyonunun sağlanması ve geçim standardı ikramiyesi ve meşakkat ödeneği gibi eklentilerin objektif bir veri sağlayıcıdan temin edilmesi, sisteme olan inancı ve güvenilirliği oldukça artıracaktır.

Sözün özü;
uluslararası insan kaynakları yönetimi; önümüzdeki on ya da yirmi yılda, küresel iş dünyasının vazgeçilmezi olacak ve şirket tepe yönetimlerinin uzun süreli büyüme stratejilerinde önemli bir araç olacaktır.

Emre Kavukçuoğlu
http://ikgunluk.blogspot.com/

Bir Babanın Oğluna Öğüdü

Murat Ülker’in bu ay yayınlanan Capital Dergisine verdiği röportajdaki bir cümlesini sanırım hayatım boyunca Murat Ülker gibi ben de unutmayacağım.

Sabri Ülker oğluna “Gücün bittiği yerde kaderin başlar” dermiş.

Bir babanın oğluna verebileceği herhalde en büyük öğütlerden biridir şu yukarıdaki cümle.

Hele ki bir süredir  her başımıza gelen berbat olayı (tren kazası, grizu patlaması, sel felaketi, vs… ) “kadere” bağlayan yaklaşımın bana verdiği mide bulantısı sonrasında adeta ilaç gibi geldi okuduğum kısa kelimeler grubu.

Sabri Ülker’in ‘güç’ olarak tanımladığı kavram ise bana göre bilgi, ahlak ve çok çalışmaktan ibaret. Güçlü olmak istiyorsanız bu üçüne mutlaka sahip olacaksınız.

*

İş hayatında da hangimiz kariyer gelişimimizi, çalıştığımız yöneticileri, iş arkadaşlarını kaderin bir cilvesi olarak nitelendirebiliriz? Hiçbirini. Hayatımızda emek sarfederek, yüksek ahlaki değerlerimizi koruyarak ve kendimizi geliştirerek geçirdiğimiz her saniye bize güç verir, bu güç bizim hayatımızı kendi ellerimiz ile yönlendirebilmemizi  sağlar.

Sonuç olarak İnsan Kaynakları fonksiyonlarından Kariyer Yönetimi’nin de temeli makro anlamda sürekli eğitim, ahlaki değerlerden ödün vermemek ve çok çalışmaktır, dahası tümüyle kişilerin kendi kontrolündedir . Bunun ötesindeki Kariyer Yönetimi yapılanmaları (şirket bazlı) mikro seviyede kalacak ve belirsizlik/değişkenlik girdisinin yoğun etkisinden sıklıkla kurtulamayacaktır.

Teknolojinin Bir Oyunu

5 Temmuz günü tatile çıkarken yanımda bilgisayarımın da olacağını düşünmüştüm. Oysa ki insanın her düşündüğü gerçeğe dönüşmüyor.

Dizüstü bilgisayardaki arıza onun servise, benim ise eli boş Datça’ya gelmeme neden oldu. Beş günlük aradan sonra kardeşim bilgisayarı ile bu satırları yazıyorum.

Şu istemli olarak teknolojiden uzak geçirdiğim beş gün geçmişle empati kurmamı sağladı adeta. Daha kaç sene oldu ki dizüstü bilgisayarlar gündelik hayatımız içine bu derece gireli? Ülkemizde internet bağlantı ağının genişliği ve hizmet seviyesi ne kadardır böyle güçlü ki? Ya, teknolojinin gelişim hızı ile içerik üretimi yıllar içinde nasıl bir seyir izledi?

Peki, aynı teknolojik girdiyi İnsan Kaynakları süreçleri için düşünürsek? Ben mesleğe başladığımda istisnasız gazeteye ilan verirdik, faks ile gelen özgeçmişlerin şekilsizliğinden, silikliğinden yakınırdık. Dosyalar dolusu özgeçmiş rafları kaplardı. Yılda bir “ölü” özgeçmişler imha edilirdi, bazı çok nitelikliler hariç. Performans Değerlendirme, Kariyer Yönetimi gibi kavramlar daha yeni yeni inceleme altına alınmıştı. İK paket programları veya internet uygulamaları emekleme seviyesindeydi. Sonra 2003 yılında sabahlara kadar bilgisayar başında internet üzerinden İK dokümanı incelediğimi, indirdiğimi ve bastığımı hatırlıyorum. O zamanlar internette serbest bilgi paylaşımı fazlaydı, dev projelere bedelsiz ulaşılabiliyordu. Şirketler bu çalışmalarını internet üzerinden paylaşıyordu. Birçok iş değerlendirme, şirket analizi, performans değerlendirme, memnuniyet ölçme yöntemleri ve projelerinin dökümlerini alarak kütüphaneme katma imkanım olmuştu o yıllarda. İnternet bu paylaşımcı özelliğini 2003 yılı sonunda kaybetti, dosyalar yayından kaldırıldı, paylaşım siteleri kapandı, en küçük dokuman para ile satılır hale geldi. Bilginin serbest paylaşımı, bilgiye serbest ulaşım kapitalist sistemde böylece sınırlandı.

O günlerde mesleki olarak yaşadığım bu kısıtlanma ile şimdi farklı ortamlarda da karşılaşıyorum. Bunlardan en vahimi ülkemizde devlet otoritesi kaynaklı yaşadığımız sansür olayı. Konu hakkında benim yarım yamalak yazacaklarım yerine, Özgür Uçkan’nın Kaynağım İnsan okurları için hazırladığı yazısını mutlaka okumanızı salık veririm. Bir diğer kısıtlanma olayını ise geçtiğimiz günlerde “bir bakayım dünyada neler oluyor?” diye tıkladığımda benden para isteyen İngiliz The Times gazetesinin web sitesi ile yaşadım. Konu meğerse sosyal medyada bayağı tartışılmış ama benim ana ilgi alanım içine girmediği için sanırım dikkatimden kaçmış. Şu an The Times gazetesini web üzerinden takip etmek istiyorsanız günlük  3TL ödemeniz gerekiyor. Başlangıçta çok tepki vermesem, hatta deneme amaçlı abone olabilirim diye düşünsem de, sonradan bu durumun yıllar önce yaşadığım mesleki kısıtlanmadan pek de farkı olmadığını farkettim. Web üzerinden günlük haberlere, köşe yazılarına paralı ulaşmak bugün belki tutmaz ama eminim ki bu sistem bir gün tutanana kadar kapitalist yapı peşinden gidecek, kendi içinde sistemi hayata geçirmek için organize olacak.

Sonuçta geldiğim noktada, yoğun bir internet kullanıcısı olarak yıllar içinde teknoloji ve internet hizmetlerindeki teknik ilerleme hızı ile internet üzerinden serbest bilgi paylaşımı seviyesinin ters orantılı ilerlediğini görüyorum. Bilemiyorum, yanılıyor muyum? Yoksa teknolojiyi ilerleten insan zekası, onu doğru, etkin ve verimli kullanma aşamasında sınıfta mı kalıyor?

Tatil Zamanı

5 Temmuz itibariyle bir ay sürecek yaz tatilimize başlıyoruz. Yaprak’la birlikte istikamet Datça Aktur. İkinci memleketimi çok özledim, dakikaları tek tek geriye doğru sayıyorum.

Yaz tatili deyince elbet yan gelip yatmak olmuyor. Sağolsun teknoloji önümüze bir dizüstü bilgisayar ve mobil internet hizmeti veriyor artık. Halihazırda yürütmekte olduğum iki şirketime ait danışmanlık hizmeti süreçlerimi de beraberimde götürüyorum. Bol bol okuma, tarama, inceleme, veri takibi, raporlama var. Ve Kaynağım İnsan yazılarım. Yazmaya devam 🙂

Uzun süredir ilk defa bir yaz tatilimi böylesine iple çektim. Yönetsel danışmanlık yapmak çok zevkli, geliştirici ve verimli olmakla beraber, bir o kadar da stresli ve yorucu. Her sabah elimde akşama kadar bitirilmesi gereken yoğun bir programla gidiyorum ofislere ve program tamamlanmadan kendimi mutlu hissedemiyorum. Oysa ki, herhangi bir şirkettin kadrosunda olunca haftanın iki üç günü çok yoğun olsa, gerisi hafif geçer. Veya bir iki ay tansiyon tepedir, gerisinde iner. Proje bazlı yönetsel danışmanlık yaparken işte böyle rahat, sakin zamanlar olmuyor. Hep bir şeylerde eksiklik, hep bir yerlerde geri kalmışlık kaygısı, riski var. Termininde iş yetiştirmeye çalışmak insanı zihnen gerçekten çok yoruyor.

Hızlı ve riskli sporları yapmak insanda adrenalin düzeyinin yükselmesini nasıl sağlıyorsa, danışmanlık yapmak da ben de aynı etkiyi uyandırıyor diye düşünüyorum. Her sabah zihinsel bir yarış parkuruna giriliyorum ve yapabileceğim en küçük strajetik karar hatası geri dönüşü olamayabilecek hasarlara neden olabiliyor. Her an tetikteyim, her an bütün algılarım açık. Her an coşkulu, her an SMART hedefimin peşindeyim.

Sonuç olarak yarın sabah uçaktayken de, denizde kulaç atarken de aklımın yarısı projelerim ve Kaynağım İnsan’da olacak. Bizimkisi asla mola veremeyecek sevdalar cinsinden 😀

“İnternet sansürü”: Asıl kaybeden kim?

“İnternet sansürü”, aslında “devlet sansürü” dediğimiz, düşünce, ifade, iletişim, basın, haber alma ve bilgi edinme hak ve özgürlüklerini ihlal eden baskıcı devlet müdahalesinin internetteki uzantısından ibarettir. Elbette sansürü sadece devletler uygulamaz, bunu şirketler, yayın organları, üniversiteler, içerik üzerinde denetim kurma yeteneğine sahip her hangi bir kurum yapabilir. Ama devlet sansürü, istisnasız tüm vatandaşları etkilediği için sansürün en ciddi boyutunu oluşturur.

İnternet sansürü her nekadar gazete, dergi, televizyon, radyo, kitap, kamuya açık söylemler, tartışmalar gibi iletişim ortamlarında uygulanan sansürle aynı kaynağa sahip olsa da, önemli bir nitelik farkıyla diğer sansür tiplerinden ayrılır. İnternet, tanımı gereği “küresel”, “gayri-merkezi”, “açık”, “sınırsız”, “etkileşimli”, “kullanıcı-denetimli” ve “altyapıdan-bağımsız”dır. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişimi, özellikle de internetin yaygınlaşması, ana akım medya başta olmak üzere iletişim endüstrisinin iş modellerini, haberleştirme pratiklerini, bunların dağıtım kanallarını dönüştürdü. Gayrimerkezileşme, yatay koordinasyon ve etkileşim, kullanıcıların aynı zamanda birer yayıncı haline geldiği yayın modellerini, yurttaş gazeteciliği gibi deneyimleri yarattı. Ana akım medyanın iktidarlarla ilişkisinde yaşanan sansür mekanizmaları, bu kez de devletlerin internete gözünü dikmesi ve internet yasaklarıyla farklı bir boyutta yaşanıyor.

İnternet merkezi olarak yönetilemez, ülke sınırları içine hapsedilemez. İnternetin bu nitelikleriyle hemen hemen tüm kullanıcıları birer “yayıncı” haline getirmesi, özellikle Web2.0’ın açtığı imkanlarla internet yayıncılığının demokratikleşmesi ve sosyal medyanın, blog alanının gelişmesiyle daha da güçlü bir eğilime dönüştü. İnternetteki yayıncılığın bir diğer önemli farkı da, anlık etkileşime izin vermesi dolayısıyla, yayınların birer sosyal forum, tartışma ortamı niteliği kazanarak söylemin etki alanını genişletmesi oldu. Twitter, Facebook, Friendfed gibi sosyal topluluk ağları, Youtube, Flickr gibi sosyal paylaşım alanları, aynı zamanda ciddi birer alternatif haber kanalı gibi çalışıyor. İran seçimleri, Gazze filosu gibi uluslararası olaylar önce bu kanallardan dünyaya yayılıyor; hatta ana akım medya bile bu kanallardan alıyor bilgiyi. Eh, durum böyle olunca, kamusal içerik üreten tüm yayıncılar gibi internet yayıncıları da devletlerin ilgi alanına giriyor. Bu odağın dolaysız sonuçlarından biri, hukuk ve teknoloji arasındaki hız ve zihinsel model farklarından kaynaklanan sorunları birebir yansıtan “internetle ilgili hukuksal düzenlemeler” olurken, sözü edilen hak ve özgürlüklere zaten baskıcı bir biçimde yaklaşan devletlerin ilk aklına gelen de olumsuz düzenlemeler yaparak interneti sansürlemeye yeltenmek oldu.

Maalesef bizim devletimiz de bu ikinci sınıfa giriyor. Ülkemizin adı, internet sansürcüler liginde, Çin, İran, Kuzey Kore, Suudi Arabistan gibi ülkelerle birlikte anılıyor. Uluslararsı toplumda giderek yükselen tepkiler, yabancı basında konuyla ilgili sürekli olarak çıkan yazılar, son Avrupa Birliği İlerleme Raporu (http://www.abgs.gov.tr/files/AB_Iliskileri/AdaylikSureci/IlerlemeRaporlari/turkiye_ilerleme_rap_2009.pdf) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Raporu’ndaki (http://www.osce.org/documents/rfm/2010/01/42294_en.pdf) açık eleştiriler ve Sınır Tanımayan Gazeteciler’in son “İnternet Düşmanları Raporu”ndaki “gözetim altındaki ülkeler” kategorisine girmemiz (http://en.rsf.org/surveillance-turkey,36675.html), durumu açık seçik bir biçimde gösteriyor.

Türkiye’de internetin belli bir kullanıcı grubunun ötesinde yaygınlaşmasıyla birlikte, devletin olumsuz düzenlemeleri de gündeme geldi. Türkiye’de internetin sansürü 2001‘deki RTÜK Kanunu ve Basın Kanunu ile başlar, bugünkü 5651 kod adlı internet sansürü yasasına kadar gelir. Bu tavrın partisi, ideolojisi, görüşü yoktur. Söz konusu düzenlemeler, DSP-MHP koalisyonu ile başlar, AKP hükümetleriyle devam eder; üstelik TBMM’de iktidarıyla muhalefetiyle oybirliği sağlanan ender konulardan biridir. Ben bu durumu bir “devlet refleksi” olarak görüyorum; ele avuca sığmayan, sınırlar içerisine kapatalımayacak, hızlı akan ve aynı hızla etki eden bir iletişim ortamının verdiği korkuya karşı geliştirilmiş bir refleks. Türkiye’de internet sansürünün kısa tarihini ve yaşanan gelişmeleri ayrıntılarıyla şu yazımda ele aldım: “Türkiye’de internet sansürünün kısa tarihi… ve mümkün geleceği!” (http://sansuresansur.blogspot.com/2009/09/turkiyede-internet-sansurunun-ksa.html); meraklısı başvurabilir.

Sonuç ortada: sansürlenen 6000’e yakın web sitesi, sosyal topluluk platformu, blog alanı, paylaşım sitesi, haber kanalı… Burada dikkat edilmesi gereken bir durum var: gerek çok ünlü olması, gerekse Google gibi bir internet deviyle ilişkili olması bakımından, 2008 yılından beri Türkiye’de engelli olan Youtube, neredeyse internet sansürünün diğer adı halıne geldi. Haziran ay başından beri, bu engelleme ile ilgili olarak Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın IP bloklamasına dayalı yeni bir engelleme yöntemini devreye sokması sonucu yaşadığımız Google skandalının uyandırdığı kitlesel tepki, bu algıyı güçlendiriyor (“Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde “eşik etkisi” yaratır mı? http://sansuresansur.blogspot.com/2010/06/google-skandal-turkiyenin-internet.html ; “Google ve “sansür ekonomisi”!http://www.bthaber.com.tr/?p=5026 ; “Google kesintisi” bize ne öğretmeli?” http://www.gennaration.com.tr/yazarlar/google-kesintisi-bize-ne-ogretmeli/ ). Öyle ki, internet sansürüne karşı çıkanlara Google avukatı muamelesi yapılmaya başlandı. Ulaştırma Bakanlığı’nın konuyla hiç bir hukuki bağı olmamasına rağmen kullandığı “ama adamlar vergi vermiyor ki” dezenformasyon söylemi de üstüne tuz biber ekti.

Youtube bu ülkede engellenen 6000 siteden yanlızca biri ve en önemlisi de değil. Elbette Google’ı çıkardığınız zaman, internetten geriye pek fazla bir şey kalmıyor; dolayısıyla tepkiler normal! Ancak önemli olan internet sansürünü bir bütün olarak algılamak ve herkesin sansürlenebileceğini aklımızda tutmak.

İnternet sansürünü meşrulaştırmak için bizimki gibi baskıcı otoritelerin en çok kullandığı dezenformasyon yöntemi olması sebebiyle “çocuk pornografisi” hakkında da bir kaç şey söylemek gerek. 5651 sayılı yasa sözde çocuk pornografisini önlemek için çıkarıldı ama sonra içini bir çok müphem suçla torba gibi doldurdular. Bu amaçla yoğun bir medya kampanyası yürütüldü. Bir sürü insan tutuklandı, sonra bunların sadece biri suçlanıp hüküm giydi, diğerleri tamamen yasal içerik bulundurdukları için beraat etti; Ulaştırma Bakanlığı da bilinçli olarak yaratılan tepkiyi manipüle ederek, kaşla göz arasında 5651’i Meclis’e sevkediverdi. Zamanında şöyle yazmıştım: “Türkiye çocuk emeğini sömürme bakımından dünya dördüncüsü. Çocuk tutukluların sayısında büyük artış var. Çocukların yüzde 72’si ana baba, yüzde 22’si öğretmen dayağı yiyor. Her üç çocuktan biri istismara uğruyor. Kızlar çocuk yaşta evlendiriliyor. Pedofili atasözlerimize sızmış. Bunların hepsinin sorumlusu da internet, öyle mi? Bu ne ikiyüzlülük!  Çocuk pornosu internetle birlikte ortaya çıkmış bir sorun değil. Bu sorun toplumsal ve çocuğun korunması için cezai tedbirlerden çok daha fazlası gerek. Türkiye on yıl önce Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne imza koydu ve bu konuda hiç bir şey yapılmadı. İnternetin yaygınlaşması ülkenin kalkınması için stratejik bir önem taşıyor. Hükümet ve pederşahi iktidar bağımlısı medya çocuğu bir kez daha istismar ediyor; interneti sansürleyerek disiplin altına alma, onu “medyatize” ederek magazin ve reklama indirgeme hayalleri kuruyor. Olan çocuklarımıza ve hukuka oluyor.” (“Çocuk istismarından internet istismarına Türkiye…” http://www.ozguruckan.com/?p=574)

İnternetle ilgili sansür mekanizmalarının şu anda yaşadıklarımızla sınırlı kalmayacağını, hatta sansürün ötesine geçip, özel hayatımızın gizliliğinin ihlal edileceğini, internet erişimimizin, yani iletişim hakkımızın kısıtlanacağını; hatta ve hatta yeni suçlar yaratılıp hapis ve para cezalaryla tehdit edileceğimizi öngörmek için ne yazık ki çok fazla işaret var. Ekim ayında yeni bir Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çıkarılıyor ve bu yasanın, Fransa’da Anayasa Mahkemesi tarafından yargının dışında keyfi bir otorite tesis ettiği ve vatandaşların iletişim hakkına kastettiği için reddedilen HADOPI yasasının ilk versiyonunun bir çevirisi olduğunu duyuyoruz. Bu yasa kimin internetten ne indirdiğini anlamak için tüm iletişimimizin anayasaya aykırı bir biçimde izlenmesi ve kayıt altına alınmasından, internet erişiminin kesilmesi ve para, hapis cezalarına kadar çok sayıda olumsuzluk içeriyor. Aynı şekilde, hali hazırda düzenlenmiş olmasına rağmen bilişim suçlarıyla ilgili ölçüsüz cezalar getirecek bir ceza kanunu da söylentiler arasında. RTÜK, geleneksel medyanın yanı sıra internet medyasını, IPTV başta olmak üzere görsel-işitsel internet yayınlarını denetlemek için hazırlık yapıyor. Kurum Ulaştırma Bakanlığı’na bağlanıyor ve BKT / TİB ile birlikte yeni bir online “muzir kurulu”na sahip oluyoruz. Bu kurumların mevcut faaliyetlerine bakarak daha ne kadar ileriye gidebileceklerini kestirmek mümkün. Kısacası karanlık günler bizi bekliyor.

Neyse ki hayırlı gelişmeler de olmuyor değil. Mesela ilk kez bir iş grubu, dijital reklam ajansları internet sansürüne karşı bir deklarasyon yayınlıyor (“İnternet Geleceğimizdir”, http://www.internetgelecegimizdir.com/). Aralarında Cyber-rights, İNETD, Sansüresansür, Netdaş, LKD, EMO, TMMOB, TİHV, TİEV, TZV, Türk Kütüphaneciler Derneği, ÜNAK, BİTDER, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Bilişim Muhabirleri Derneği, Ekşi Sözlük,  Neonebu, Kaos GL, Genç Siviller, Bianet gibi çok farklı oluşumların bulunduğu 50’ye yakın sivi toplum kuruluşu, sivil inisiyatif, haber ağı, web sitesi, ilk kez, internette sansüre karşı güçlerini birleştirmek üzere bir Ortak Platform kurdu (http://www.sansursuzinternet.org.tr/). Platform’un yayınladığı deklarasyon TBMM’de Ulaştırma Bakanı’nın karşısına soru formatında çıktı. Bu girişimler ulusal ve uluslararası medyada da geniş yankı buluyor. İnternet kullanıcıları, iş örgütleri, bilgi ve iletişim teknolojileriyle ilgili kuruluşlar tepkilerini giderek daha örgütlü bir biçimde yükseltiyor. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım başta olmak üzere, otoritelerin söylemlerindeki rahatsız ton bu tepkilerin adresine ulaştığını gösteriyor.

Kimi internetin suça, ahlaki çöküşe, köktenciliğe, terörizme, dilin yozlaşmasına, bilgi çöplüğüne, fikir hırsızlığına, insanların birbirlerinden yalıtılmasına yol açtığını iddia eder; kimi de demokrasi, özgürlük, refah, işbirliği, yeni işler, ekonomik büyüme, katılım, daha iyi eğitim gibi değerleri getirdiğini… Ama internet “karşıt eğilimlerin bir alanı”dır ve mevcut risklerle birlikte mümkün fırsatlar sunar. Hukuk devletleri bu alanı yasaklar ve engellemelerle değil hak ve özgürlükler ve toplum faydası temelinde düzenlemeye çalışıyor.

Bizde ise devlet internete yönelik ciddi bir tehdit algısı geliştirdi. Bunun nedeni internet değil, devletin küresel yönetim paradigmalarıyla yaşadığı uyumsuzluk. Özellikle de yönetişim, yani şeffaflık, sorumluluk ve hesap verebilirlik konusunda ciddi sorunlar var. Ülkeyi yönetilemez hale getiren merkeziyetçi yönetim saplantısının ve bir türlü tedavi edilememiş bölünme paranoyasının bu uyumsuzlukta payı büyük. Dolayısıyla internet düzenlemeleriyle ile ilgili en önemli sorun, aslında diğer hayati konulardaki sorunumuzla aynı: yönetişim fobisi. Devlet internete yasakçı bir zihniyetle yaklaşıyor; tehdit olarak gördüğü bilgi akışını tamamen denetimi altına almaya çalışıyor; başarısız olmaya mahkum bu yaklaşımla ne riskleri yönetebiliyor ne de fırsatları değerlendirebiliyor.  Bu denklemde toplum geçici olarak kaybedendir, ama asıl kaybeden bizi geçen yüzyılın paradigmalarıyla yönetmeye çalışanlar olacaktır.

Özgür Uçkan

Olumsuz Referans

Şirketlerde işe alım sürecinin sonunda, uygun bulunan adayın referansları ile iletişime geçilmesi ve referans verilen kişilere aday hakkında sorular yöneltilmesi sıklıkla uygulanan bir araştırma/değerlendirme yöntemidir. Ben de bu yöntemi kullanırım veya ben de bu yönde birçok telefon sorusuna cevap verdim.

Genelde hiçbir insan evladı bir diğerinin işe girme yolunu tıkamak istemez. Bu nedenle çok istisnai durumlar haricinde (teknik bilgi, tecrübe) olumsuz referans verilmez, bana göre verilmemelidir de. Çalışanın kimyası bir firma ile uyuşmamış olabilir, bu diğeri ile de uyuşmayacağı anlamı gelmez. Unutulmamalıdır ki, yetkinlik değerlendirmeleri sıklıkla subjektiftir

Ama bazı istisnai durumlardan bahsetmiştim. Ben de böyle bir durum yaşadım.

Biz İşe Alımcılar nadiren de olsa üst yönetimin/patronun direktifi ile uygun bulmadığımız kişileri işe almak zorunda kalabiliriz. Meslek hayatım boyunca böylesi gelişmeler ile 3-4 defa karşılaştım.

Bu kişilerden sonuncusu şirkette çalıştığı iki yıl boyunca ekibini darla duman etti, istifalara neden oldu. Gerek teknik bilgisi, gerekse İngilizcesi zayıf olan mühendis kişi en son istifasını verirken ekip arkadaşlarına “Buradan kurtuluyorum” demişti. İşin komiği, onun istifasını aldığım gün şirketin geri kalanı gibi ben bile(!) bayram etmiştim… biz İnsan Kaynaklarının amacı insan kaybetmek değil, kazanmaktır oysa ki !

Derken aradan bir süre geçti. Beş, altı ay belki. Bir gün ofiste telefonum çaldı. Telefonun diğer ucundan gelen erkek sesi bana ‘Personel bölümü ile görüşmek istediğini, ……. (isim) hakkında referans çalışması yapmak için telefon açtığını’ söyledi. Ben de ‘Referans çalışmasını benimle yapmasının daha uygun olacağını, firmanın İK’sından sorumlu olduğumu’ söyledim.

Telefondaki adam bana “adayın neden işten çıktığını” sordu. Ben de “Mutsuzdu, işlerini yeterince iyi yapamıyordu” dedim. Adam şaşırdı. “Nasıl yani?” diye sordu. Ben de “Biz bütün iş süreçlerimizi İngilizce yürütüyoruz, kişinin İngilizcesi çok zayıftı” dedim. Adam “Bize İngilizcesinin çok iyi olduğunu söyledi” dedi. Ben de hafifçe güldüm, “Siz kendisini bir İngilizce mülakat veya teste alın” dedim ve telefonu “İyi çalışmalar” diyerek kapattım.

Sonuç ne oldu bilmiyorum.

Benim yaptığımı değerlendirecek olursak? … Hakkında referans çalışması yapılan kişinin İngilizcesi gerçekten çok vasattı ve bize şirkette davranışsal bozuklukları nedeniyle çok sıkıntılı zamanlar yaşatmıştı. Neden bütün şirketi mutsuz etmiş ve giderken “buradan kurtuluyorum” diyen insan için bir de ‘ben’ yalancı konumuna düşeyim ki? …