Etiket arşivi: Esra Acar

Ayşe Musal

“REKLAMCI” OLMAK!

Kime reklamcıyım desem art direktör müsün, reklam yazarı mı diye soruyor!

Veya daha kötüsü “ yani ne iş yapıyorsun?”

Ben “reklamcı”yım. Yani Ajansta yarattığımız işleri müşteriye satan, müşterilerimizin isteklerini filtreleyerek, marka stratejisi doğrultusunda doğru mesajı, doğru mecrada, doğru kişiye doğru şekilde söylenmesi için doğru bir brief hazırlayıp ajansın mutfağı olan kreatif bölüme ileten, işin doğru zamanda, doğru şekilde, belirli bir bütçe içinde yayınlanmanısını sağlayan kişi.

İpek Aral Kişioğu benden bu yazıyı istediğinde çok kolay olacak gibi gelmişti ama mesleği seçme sebeplerimi anlatmak zor.

Öncelikle Müşteri yönetimini meslek olarak seçmek isteyenlere bir iyi, bir kötü haberim var.

İyi haber: Genelde Genel Müdürler, Ajans başkanları Müşteri Yönetiminde çalışmış insanlardan çıkıyor..

Kötü haber: ne kreatif bölüm ne de müşteri sizin yaptığınız işe %100 kredi veriyor, hep arada kalıyorsunuz: çift taraflı ajanlar gibi.

Yazının başında anlatmak istediğim aslında bununla ilgili. Dışardan bakınca kimse sizi “reklamcı” olarak algılamıyor. Diğer yandan reklamın tam olarak merkezindesiniz.

Müşteri yöneticisi bir yerde orkestra şefi gibi. Ajanstaki birimlerin koordinasyonundan, bütçelemesinden ve zamanlamasından sorumlu. Müşteriye karşı sorumluluğu ise müşterinin ürün, hizmet, markasını ve sektörünü çok iyi tanımak, rakiplerini takip etmek, müşterinin ihtiyacını öngörmek, müşterinin beklentilerinin ötesine geçmek yani elma istiyorsa müşteri ona meyve sepeti sunmak… Tabii gerekçeleriyle…

Benim reklam sektörüne geçmem aslında tamamen tedadüf oldu. Turizm ve otel işletmeciliği okudum. Uzmanlığım ise yiyecek içecek bölümü idi. Bir otelde ziyafet müdür yardımcısı iken reklam bölümünü de bana bağladılar. 24 yaşımda, otelin iletişimden sorumluydum ve pazarlama iletişiminin ne oldluğu konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Sene 1996. Müşteri olarak reklam ve reklamcılarla tanıştım.

Ben kurumsal otelcilikten, herkesin bir birine “Hanım-Bey” diye hitap ettiği, belli bir giysi kodu olan bir kültürden geliyordum. Karşımdaki reklamcılar öncelikle “ilk isim-sen- spor giysi” üçgeniyle beni şaşırttı. Reklamcılar işe giderken o gün ne giymek istiyorlarsa onu giyiyorlardı. Bağlı olduğum Holding’in mütevelli heyetiyle görüşmeye giderlerken bile altlarında jean pantolon, üstlerinde bir zahmet ceket oluyordu.

Evet itiraf ediyorum, bu işin ilk beni etkileyen kısmı bireysel ifadeye tanıdığı özgürlüktü. İşe giderken diledikleri giysileri giyiyorlar, koca koca adamlara gencecik kızlar ilk isimleriyle hitap ediyor, kimse bunu “saygısızlık” olarak algılamıyordu.

Reklamcılığa Giriş ve Finar

Daha sonra İstanbul’daki ilk patronumla İngiltere bağlantılı bir turizm işi yaparken patronumun Kurumsal Tasarım firmasında bir pozisyon boşluğu oldu. Turizm işi pek parlak gitmiyordu zaten. Selim Seval Finar Lloyd Northover Citigate’de iş geliştirme koordinatörü olarak çalışmamı teklif etti. Ben kabul ettim ve böylece reklamın çok niş bir parçası olan “kurumsal tasarım” ile tanıştım.

Sene 1998. İlk başta tüm new biz sunumlarına Selim Bey ile birlikte giderdim. O sayede “kurum kimliği, amblem, logotayp, pay-off, kurumsal tasarım, faaliyet raporu” vb… bir çok yeni kavram hayatıma girdi. İlk kez elime fotoğraf makinasını alıp fotoğrafa başlamam da Selim Seval sayesinde oldu. Profesyonel bir fotoğrafçı olan eski patronum beni tam manasıyla eğitti. O ağır fotoğraf malzemelerini taşıyarak, onunla birlikte kurarak, hafta sonları günün ilk saatlerinde fotoğraf turlarına çıkarak “ışığın grafiği”ni biraz olsun öğrendim. Süreli yayınları takip ettim, tüm paramı fotoğrafa yatırmaya başladım. 2000 yazında 2 faaliyet raporu tasarımı ile International ARC Awards bronz ve gümüş ödüllerini kazandığımızda NYC Plaza oteldeki ödül töreninde, Selim Seval’ın kendisinin bile düşünmediği bir şey oldu: İlk kez bir Türk ajans bu yarışmaya katıldı ve 2 ödül aldı. Finar, Türkiye’nin ilk kurumsal tasarım ajansıydı. Ben işe başladığımda 17 müşterisi vardı. 2000’de ayrıldığımda 54!

2000’de iş değişikliğim şu şekilde oldu: Selim Seval ortaklığında yeni bir reklam ajansı kuruldu. Ben de o ajansa Müşteri Temsilcisi olarak transfer oldum. Odağımız finansal reklamdı. Yani halka arz olacak firmaların iletişimini yapmak.

İş fikri olarak müthiş olmakla beraber zamanlama feciydi. 2000 Eylül’ünde kurulan ajansın henüz tanıtımını yaparken 2000 kasım krizi oldu. 2001’in ilk aylarında şunat kriziyle “ne iş olsa yaparız” tarzı reklamcılığa döndük..O dönem Selim Seval’ın ortağı olan Zehra Üsdiken’den brief yazmak da dahil olmak üzere temel reklamı öğrendim. Zehra Üsdiken’in bir sözü hep kulaklarımda kaldı: hata yapmaktan korkma. Hata yapabilirsin, hatalarını çeşitlendirebilirsin ama hatalarını tekrar edemezsin! Hayır sözcüğünü kullanmadan itiraz etme sanatını ise bir kaç ay sonra Leo Burnett’te Ümit Çelebi’den öğrenecektim…

Merhaba Leo Burnett

2001 Eylülünde işsiz kaldım. Özgüvenimin magma tabakasına karıştığı bir dönemdi. 17 yaşımdan beri part-time/full-time aralıksız çalışmıştım. Çalışmadan bir hayat nasıl geçer bilmiyordum.

Hayat manalı tesadüflerden oluşuyor bence. İşsiz kaldığım dönemde bir gün kontrol için göz doktoruma gittim. Göz doktorum ve aile dostu Şule Ziylan kayınpederinin Reklamcılar Vakfında önemli bir pozisyonda olduğunu söyledi ve Şule Ziylan sayesinde ondan tavsiye almak üzere bir randevu kopardım. Sağ olsun, dünyanın en mütevazi insanı, müthiş bir reklamcı olan Çetin Ziylan bana sadece vakit ayırmakla kalmadı, bu mesleği neden sevdiğimi bana benim ağzımdan duyurttu. Ben rutin çalışmayı sevmiyordum. İş giysilerini de. Reklam bana aynı anda bir çok sektörle ilgilenme, her gün yeni bir şey öğrenme fırsatını sunuyordu. Yaratıcılığımı kullanmama olanak veriyordu. Müşteri yönetimindeki her insan gibi ben de sahnede olmayı yani sunum yapmayı seviyordum. Sanatla sadece izleyici/takipçi olarak ilgiliyken, yetenek olmaksızın sahnede olmamı sağlıyordu bu meslek. Ayrıca iyi olduğum bir şey vardı: insan ilişkileri. İflah olmaz bir iyimserdim ve insanlardaki iyiyi çıkartmayı biliyordum. Öğrenmeyi ve yenilikleri takip etmeyi seviyordum, sorumluluk sahibiydim. Sonuç odaklıydım. Çalışmak sıkıcı olmamalıydı. Eğlenerek çalışabildiğim, yaratıcılığımı kullanabildiğim bir oyun alanıydı reklam. İçimdeki hevesi ve öğrenme tutkusunu fark eden Çetin Ziylan benim için müthiş bir şey yaptı ve bana uluslararası bir ajansta iş görüşmesi ayarladı.

Ajans başkanı ve Genel Müdür ile iş görüşmesi yaptığım gün Perşembe idi. Pazartesi günü işe başladım. Leo Burnett, benim için bir çok değerli anıya gebe ve çok şey öğrendiğim, sektörün en başarılılarıyla çalışma imkanı sağlayan bir yerdi. Her şey bir yana bir pazarlama dahisi olarak gördüğüm Ali Özbora ile, kısa bir sure için de olsa Esra Acar ile, bir kreatif deha olduğuna inandığım Engin Kafadar ve hayatımda tanıdığım en başarı odaklı kreatif direktörlerden biri olan Yaşar Akbaş ile, müthiş bir PR ekibiyle, harika bir medya planlama ile ve inovatif bir interaktif ajansla aynı anda çalışma şansım oldu. Tabii hiç bir ajans gibi Leo Burnett de gül bahçesi vaad etmiyordu. Dedikodu, entrika, güç gösterileri, ikiyüzlülük, kıskançlık vb.. iş hayatının olmazsa olmazlarının tam da göbeğiydi bu ajans … Değişen orta yönetimle birlikte kendimi görünmezmişim gibi hissettiğim, mobbinge maruz kaldığım dahi oldu. Orada öğrendiğim en temel reklam gerçeği şu idi: algı gerçektir. Ben algıladığımı yaşadım, iş arkadaşlarım da nasıl algıladılarsa öyle yaşadılar beni. Burada İpek Aral’ın “kötü yönetici ile nasıl çalışırsınız” yazısını okumanızı öneriyorum.

Leo Burnett sonrası reklama mola dönemiydi. Öncelikle sektör değiştirip 6 ay kadar bir firmada Pazarlama Direktörlüğü yaptım. Firma içindeki iç reklam ajansından da ben sorumluydum.

Girişimcilik Dönemi …

Reklamı çok özlemiştim. Finar’dan tanıdığım bir art director arkadaşımla beraber bir butik Ajans kurduk. 2 sene boyunca işi sürdürdük, ancak çok ciddi ticari hatalar yaptığımız için nakit akışını bir türlü sağlayamıyorduk. Deli gibi alacağımız vardı ama cebimizde para yoktu. Meslek hayatımın en meteliksiz dönemini geçirdim. Parasızlık ve bir takım temel anlaşmazlıklar araya girince ortağımla yolları ayırdık.

O işten öğrendiklerim benim için paha biçilmezdir. Kendi işini yapmak demek, kendi işin olmayan şeyleri de yapmak demekmiş: muhasebe, finans, prodüksiyon, satınalma, ofis boy vs… Kendi işini yapmak, ajans açmak isteyen tüm meslektaşlarıma tavsiyem şu olur: mutlaka burada bahsi geçen diğer işleri yapacak başka birini bulun. Yoksa kendi işinizi yapamaz hale gelirsiniz ve finanstan minimal düzeyde de olsa anlamıyorsanız meteliksiz kalırsınız. Tabii diğer yandan inanılmaz bir manevi tatmin her sabah işe mutlu gitmek, her işi kendi yönteminle yapmak…

Wunderman’lı Günler …

Bu tecrübemin akabinde şahane bir şey oldu. Leo Burnett’in bana kazandırdığı en önemli insanlardan biri olan Bahadır Fenerci, beni Atilla Aksoy ile tanıştırdı. Profesyonel hayata dönecektim. İş görüşmemizde o kadar heyacanlıydım ki nasıl konuştuğumu bile bilmiyorum. Atilla Aksoy’a tek kelime ile hayrandım. Ağzından çıkan her kelimeyi dikkatle dinlemeniz gereken bazı insanlar vardır. Hepsinde yaşanmışlıktan gelen bir tecrübe vardır… Atilla bey öyle biriydi.

Atilla AKsoy, şimdiye dek tanıdığım en çalışkan reklamcıydı. En kültürlü, meraklı olanlardan biri. Ondan öğreneceğim çok şey vardı. Ve böylece son derece keyif aldığım Wunderman serüvenim başladı. Aksoy, ajansta pek bulunmuyordu. Zorlu ama çok iyi müşterilerim vardı: hepsi sektörünün lideri. Bu dönemde iş ortaklarımız Cem Argun ve Emre Erşahin hayatıma girdi. Onların zekaları, stratejik bakış açıları, bilgileri ve deneyimleri, sektörü yakından takip etmeleri, sektöre katkıda bulunmaları beni çok etkiledi. Atilla Aksoy’un, Wunderman’dan ayrılıp yeni ajans kurması benim işe başladığım 6. aya denk geldi. Biraz kan kaybeden Wunderman Y&R Ajans başkanının yönetimi ele almasıyla ben ayrılmadan önceki son aylarda inanılmaz toparladı ve üst üste bir çok büyük müşteri aldı. Rauf Olcay’ın hem kişilik, hem yaratıcılık anlamında kreatife olan katkısını da göz ardı etmemek gerek.

Altavia Müşteri Hizmetleri Direktörü

2008’in ilk aylarından beri bir Fransız network’u olan Altavia’da Müşteri hizmetleri Direktörüyüm. Birçok uluslararası müşterimiz var. Türkiye’nin ilk baskı yönetimi yapan ajansıyız. Baskı Yönetiminin yanı sıra sadece Perakende sektörüne hizmet veren “ticari reklamcılık” yapan ilk ajansız. AMPD üyesiyiz. Ajanstaki her bir müşteri yöneticisi perakende sektörü konusunda son derece donanımlı, sektörel yenilikler konusunda sürekli eğitim veriyoruz onlara. Yeni mecralarda da yavaş yavaş varlığımızı hissettiriyoruz. Network olmanın avantajlarını hem uluslar arası müşterilerimizde hem de yerel müşterilerimizde hissediyoruz.

Reklamcılık Hakkında Birkaç Anektot

Küçükken, ailem bana sürekli maymun iştahlı olduğumu söylerdi. Çocukken bale, basketbol, binicilik, hentbol, piano, aerobik, jogging, dil eğitimi, bisiklet, tenis, yüzme, folklör, ping pong, kayak, buz pateni ile ilgilendim. 18 yaşımda bu saydıklarımdan hiçbirinde yeterli değildim ama basket hariç (hiç beceremiyordum) hepsini seviyordum. İş hayatına atılınca bu maymun iştahlılık reklamdan önceki iş hayatımın ilk yıllarında kısa sürede iş değiştirmek şeklinde kendini gösterdi. Yaptığım her işten çok çabuk sıkılıyordum.

Sonra reklamla tanıştım. Aynı anda bir çok şeyle ilgilenmenin şart olduğu bir meslekti reklam. “Multi tasking” yani aynı anda bir çok iş yapabilmek, bir çok farklı konuyu düşünebilmek bu işin en önemli gereğiydi. Yani tam anlamıyla maymun iştahlılığın prim yaptığı, konudan konuya atlayabileceğiniz, bir çok çeşitli sektör konusunda bilgi sahibi olabileceğiniz bir alandı. Hiç bir gün bir diğerinin benzeri değildi. Benim için en cazip yönlerinden biri de bu oldu mesleğimin.

Örneğin bir tesisatçıyla boru konuşabilirsiniz, bir doktorla belirli bir ilacın endikasyonlarını veya bir tekstilci ile kreasyonlarında kullanacakları kumaşların tonlarını…

Mesleğimin bir diğer güzel yanı, yarattığımız işi hemen görebilmek: gazetede, billboardda, Tv’de, basılı bir broşürde, internette…

Bu mesleği seçeceklere ve genç meslektaşlarıma söyleyebileceğim en önemli şey bu işi sevmeden yapamayacakları. Sevmeden bu kadar stresli, uzun saatler ve kısıtlı teslim zamanlamalarıyla çalışamazsınız.

Müşterinizi de sevmeniz gerekir. Sevmediğiniz zaman, müşteri mutlaka samimiyetsizliğinizi anlar ve sizinle savaşmaya başlar. İşyerindeki günleriniz bir güç savaşına, hayatınız bir kabusa dönüşebilir. Sevdiğiniz zaman samimi davranırsınız.Samimiyet her zaman ödüllendirilir, müşteriniz size ve uzmanlığınıza güvenir.

.

Benim söyleyeceklerim bu kadar şimdilik. Umarım biraz yaptığım iş hakkında fikir verebilmişimdir.